|
İşi çok ciddi tutuyorlar
artık... Bunda da haksız
oldukları söylenemez
açıkçası... 92'deki
inanılmaz kadronun ardından
bir daha eskisi
olamadıklarını her sene bir
kez daha anladılar. Artık
diğer takımlarda her yönden
güçlü takımlarla geliyorlar
ve büyük turnuvalara çok
önemli bir şekilde
hazırlanıyorlar. Amerika'da
sonunda bunu gördü ve NBA'in
en önemli ve en başarılı
yöneticilerinden biri olan
Colangelo önderliğinde bir
ekip kurarak işe ciddiyetle
sarıldı. İlk iş olarak
teknik heyet belirlendi tabi
ki... Koçluğa yıllardır Duke
Üniversitesini yöneten ve
NCAA'lerde çok saygı duyulan
bir koç olan Mike Krzyzewski
getirildi. Mike D'Antoni (
Phoenix Suns), Nate McMillan
( Portland Trail Blazers) ve
Jim Boehim ( Syracuse
Üniversitesi ) ise asistan
koçluklara getirildiler.
Gerçekten bu dört koç da
Amerika'da kendilerini
kanıtlamış, başarılar elde
etmiş, deneyimli adamlar...
Bu yönden Amerika'nın şanslı
olduğunu söyleyebiliriz.
Böyle dört koçun kolay kolay
bir araya gelmesi her zaman
görülecek bir şey değildir
açıkcası...
Takımdaki oyunculara
baktığımızda ise ortada çok
değişik özellikteki
oyuncuların oynadığı bir
topluluğun olduğunu
görebiliyoruz. Görev
adamları, süperstarlar,
keskin şutörler, çok yönlü
uzunlar... Böyle bir takım
var karşımızda... İlk olarak
yıldızlardan başlayalım.
2003 NBA Draftıyla birlikte
NBA'e adım atan üç süperstar
bu takımda...LeBron James,
Dwyane Wade, Carmelo Anthony...
Bu üçlünün yanında bu sezonu
Washington Wizards'da
olağanüstü geçiren Gilbert
Arenas'ı da ekleyelim.
Gerçekten rakipler için
korkutucu bir takım ortaya
çıkıyor. Ama tabi ki bu dört
süperstarın nasıl
anlaşacağıda merak konusu...
Üç hazırlık maçına
baktığımızda Carmelo ve
Arenas'ın daha ön planda
olduklarını görüyoruz. Ama
zamanla bu dörtlü birbirine
alıştıkça daha iyi bir takım
ortaya çıkacaktır diye
düşünüyorum.
Oyun kurucular içerisinde
ise ilk gözüme çarpan isim
Chris Paul oluyor. Geçen
sezon oynadığı muhteşem
oyunla takımının en önemli
oyuncularından bir olan ve
yılın çaylağı seçilen Paul,
Japonya'da da kilit bir rol
üstlenecek. Bu kadar
süperstarı oyun içinde
yönetmek bu yaştaki bir
oyuncu için bir hayli zor
olsada Paul bunun üstesinden
gelebilecek kapasitede bir
oyuncu... Onun yedeği ise
Chicago'dan tanıdığımız Kirk
Hinrich... LeBron James,
Dwyane Wade gibi diğer
oyuncuların, oyun kurma ,
penetre etme, top sürme
yeteneklerininde hat safhada
olduğunu düşünürsek
Amerika'nın bu konuda bir
sıkınıtısı olmadığını
rahatlıkla görebiliriz.
Boyalı alanda ise ABD'nin
Brad Miller, Elton Brand,
Dwigth Howard, Chris Bosh,
Antawn Jamison gibi çok
yönlü uzunlara sahip
olduğunu görüyoruz.
Özellikle bu beşlinin içinde
Brad Miller turnuva boyunca
önemli bir rol üstlenecek.
Çünkü takım olarak çoğu
maçta alan savunmasıyla
karşılaşacaklar ve hazırlık
maçlarında gördüğümüz
kadarıyla alan savunmasına
hücum etmekte pek de
başarılı değiller... İşte
son örnek Brezilya maçı.
Brad Miler girdiği andan
itibaren gerek içeriye
verdiği paslarla gerek de
dış atıcılara hazırladığı
oyunlarla alan savunmasını
çözebilen nadir isimlerden
biri oldu. Başta da
söylediğim gibi ona çok iş
düşecek Japonya'da...
Hazırlık maçları demişken
biraz da bundan bahsedeyim.
Amerika şu ana kadar Porto
Riko, Çin, Brezilya ve
Litvanya ile oynadı. Çin
maçını pek saymamak gerek
aslında çünkü malum onların
tek ve en büyük silahı Yao
Ming o maçta oynamadı. O
yüzden önemli olan Porto
Riko, Litvanya ve Brezilya
maçları...Porto Riko ve
Litvanya maçları aslında tam
da ABD'nin istedği gibi
geçti. ABD baskılı savunma
yaptı, top kaptı, kaptığı
toplar sayesinde hızlı
hucümlardan basketler buldu,
uzak mesafeli şutlar girdi
kısacası her şey istedikleri
gibi gitti. Ama Brezilya
maçı ABD'nin bazı temel
sorunları olduğunu bize
gösterdi. İlk olarak
yukarıda da değindiğim gibi
alan savunmasına karşı iyi
hücum edemedi ABD... Boş boş
yan top yapmakla yetindiler
sadece...Burada yaratıcı
oyuncular oyuna girerse ve
teknik heyet de bu konu
üzerine ciddiyetle eğilirse
bence halledilmeyecek sorun
değil. Ve eğer ABD bunu da
hallederse şampiyonluk için
önünde hemen hemen hiçbir
engel kalmaz.
Amerika mevzuunu
kapatmadan önce şu konu
başlığına da değinelim. Soru
gayet açık: Amerika
yenilebilir mi? Bu soruyu
günlerdir birçok Amerikan
internet sitesinde ve
gazetesinde gördük.. Ve
doğrusu Amerika’lıların
genellikle hayır seçeneğini
işaretlemesi de ne kadar
kendilerine güvendiklerinin
bir kanıtı olsa gerek... Ben
genelikle evet seçeneğini
işaretledim. Bakalım haklı
çıkacak mıyım? Bekleyip
göreceğiz...
ARJANTİN BU SEFER DAHA
İDDİALI
2002 Dünya Şampiyonu
olarak sayabiliriz aslında
Arjantin’i... Finalde
hakemlerin inanılmaz
derecede Sırbistan’ı tutması
ve kollaması nedeniyle
ikinci olmuşlardı ama çoğu
basketbolsever onları
‘’Gönüllerin Şampiyonu’’
olarak kabul etmişti bile
finalden hemen sonra... Ve
bu durum hala da
böyle..Bırakın tarih
kitapları ne istiyorsa, neye
inanıyorsa yazsın, Arjantin
birçok kişi için son
şampiyon konumunda şu
anda...
Dedik ya Arjantin o finali
hakeden taraftı diye...
Kazanamadı belki ama bu
Arjantin’in son 5 yılda
Dünya’daki en iyi takım
olduğu gerçeğini
değiştirmiyor. Arjantin çok
farklı özellikteki
oyuncuların birleştiği
komple bir takım. Her
şeyden önce Manu Ginobili
gibi olağanüstü bir lidere
sahipler. Onun yanında geçen
sezon özellikle playoff ilk
turunda Miami eşlemesinde
coşan Bulls’lu Andres
Nocioni gibi bir kilit
roller üstlenecek bir üç
numaraları var. Tabi
Detroit’de fazla oynama
şansı bulamayan Carlos
Delfino’yu da unutmayalım.
Bu üçlü Arjantin’in hücum
gücünün temelini
oluşturuyorlar bu kadro
yapısında...Doğrusu kağıt
üzerinde bile gayet
korkutucu bir hava
veriyorlar rakiplere...
Arjantin bunların yanında
bir de harika bir uzun
rotasyonuna sahip. Tau’lu
Luis Scola, pivot Fabricio
Oberto ve forvet Walter
Hermann hem skor hem de
ribaunt konusunda uzman
isimler. Arjantin’in bu
mükemmel kadrosunu gördükçe
diğer takımlar açısından
endişeleniyorum açıkcası.
Çünkü kadrodaki isimler çok
yetenekli ve birbiriyle iyi
anlaşıyorlar. Şans da
yanlarında olursa ve ikinci
bir hakem faciası
yaşamazlarsa Arjantin bu
turnuvanın en büyük
şampiyonluk adayıdır bana
göre... Bilmiyorum belki
2002’deki final nedeniyle
böyle bir sevgim var bu
takıma karşı ama ne olursa
olsun bence Arjantin
şampiyonluğun bir numaralı
adayıdır.
NOWİTZKİ, GASOL, PARKER,
GİNOBİLİ, DİAW
Başlıktan anlamışsınızdır
muhtemelen... NBA gibi dev
bir arenada kendini
kanıtlamış uluslararası
yıldızlardan bahsediyorum.
Almanya’nın skor makinesi
Dirk Nowitzki, Arjantin’in
süperstarı Manu Ginobili ve
Fransa’nın yıldızları Tony
Parker ve Boris Diaw... Bu
oyuncular James, Wade,
Anthony gibi Amerikalı
yıldızların yanında en çok
konuşulan isimler olacak.
Almanya gibi hücumu
sıradan setlerden oluşan,
orta seviye bir takımda
Nowitzki elbette büyük bir
sorumluluk altına girmiş
durumda. Haliyle üzerinde
bir baskı da olacak. Ama o
uluslararası arenada bu tür
baskılara alışık olan bir
isim. Senelerdir bu takımın
belkemiği ve görevlerini de
her zaman çok iyi şekilde
yerine getiriyor. Kısacası
Dirk yine her zamanki gibi
üst düzey bir oyun
sergileyecektir ama onun bu
performansı nereye kadar
yetebilecek? Kilit nokta
burası....
Şimdi de İspanya’ya
geçelim...Bu konuda siz
izleminizi önerdiğim özel
bir maç var.Tabi ki
turnuvadaki her maç özeldir
ve elinizden geldiğince
maçları izlemeye
çalışacaksınız, bunu
biliyorum ama bazı maçlar
var ki gerçekten
izlemeyenler üzülebilir.
Bunlardan biride 21
Ağustos’da oynananacak olan
Almanya – İspanya maçı.
Hatırlatmama gerek yok
herhalde. Bir tarafta Gasol,
bir tarafta Nowitzki...
Dediğim kadar zor bir değil
mi? Bu maç herşeyden
önemlisi Gasol için çok
önemli... Çünkü bu sene
playoffların ilk turundaki
Memphis - Dallas
eşleşmesinde Nowitzki,
Gasol’u bayağı üzmüştü.
Şimdi Gasol için intikam
alma zamanı...
Ginobili’den demin
bahsetmiştim o yüzden onu
geçiyorum ve Fransa’nın iki
süperstarı Boris Diaw ve
Tony Parker’a geliyorum.
Aslında Fransa buraya Avrupa
Şampiyonu ünvanıyla
gelebilirdi eğer geçen sene
teknik heyetin bariz
hataları nedeniyle yarı
finalde elenmeselerdi... Ama
yapacak bir şey yok.
Elendiler ve onları eleyen
Yunanistan Avrupa Şampiyonu
olarak buraya geldi. Fransa
son turnuvadaki kadrosunun
önemli parçalarını korudu ve
buraya başarı hedefiyle
geldi. Fransız basını da
onlar inanıyor. Hem de hiç
olmadığı kadar büyük bir
destek var arkalarında...
Herkes bu takımın büyük bir
başarı kazanma zamanının
geldiğini ve burada şampiyon
olabileceklerini söylüyor.
Bana bu biraz uzak bir
ihtimal gibi geliyor ama
yinede belli olmaz. Fransa
tehlikeli bir takım ve Boris
Diaw ve Tony Parker gibi iki
büyük yıldıza sahip... Bu
yüzden onları hafife almak
saflık olur en normal
tabiriyle...
VE ARVYDAS MACİJAUSKAS
Yukarıda NBA’de kendini
kanıtlamış, yıldız sınıfına
girmiş oyunculardan
bahsettim. Şimdi de kendini
o büyük arenada
kanıtlayamamış bir oyuncuya
geldi sıra... Yani
Macijauskas’a...
Aslında kendini
kanıtlayamamış derken ona
biraz haksızlık ediyorum,
bunun farkındayım. Çünkü
Macijauskas Avrupa’nın en
büyük oyuncularından biri.
Bu bir gerçek. Ama NBA’de
pek fazla süre bulamadı,
Byron Scott daha sezonun
başlarında onu hemen
rotasyonun dışına itti ve
Macijauskas’da
Amerika’lılara oyunun
gösteremeden geri döndü. Bu
yüzden bu turnuva onun için
hayati bir anlam ifade
ediyor. Bu turnuvayla
birlikte yeniden doğabilir
ve hala Avrupa’nın ve
Dünya’nın en büyük
skorerlerinden biri olduğunu
gösterebilir. Tabi bunu
yaparken kontrolu elde
bırakmamalı ve takımını da
kendisiyle birlikte zirveye
çıkarmalı. (Bizle
oynayacakları maç hariç tabi
ki.)
İşte Dünya Şampiyonası
hakkında yazmak istediklerim
şimdilik bunlar. Aslında
milli takımımızdan da biraz
bahsedecektim ama daha sonra
kararımı değiştirdim. Çünkü
malumunuz her günümüz bir
olay ve bu ‘’Pembe Dizi’’
tadındaki milli takımdan
yazının küçük bir yerinde
bahsetmek de olanaksız...
Dünya Şampiyonası boyunca
görüşmek dileğiyle... Hadi
eyvallah... |